işte bunu yapmam lazım

“matt hangi cehennemde ?” anlamına gelecek olan http://www.wherethehellismatt.com web sitesi sahibi sevgili matt kardeşimizin dünyanın her yerinde yaptığı o güzel dansı ile 3 dakika 42 saniye’de dünyayı gezebiliyoruz. işte yapmam gereken şey bu… ( dansı izlemek için )

bilmemek ayıp değil

24 saat çalışan havaalanlarına havalimanı deniyormuş. tam gün çalışmayanlara da havaalanı deniyormuş. bilmeyenler öğrensin. ben öğrendim. nerden mi. buyrun

özlü sözler

muhteşem ikili cenkerdem’in hangisi olduğunu bilmediğim sevimli kişisinden güzel bir şarkı nakaratı ( sesi de güzelmiş keratanın )

aşkın gözü kör olabilir ama inan bana karnı açtır.
iyi sindirilmemiş bir aşk 3. tekillere muhtaçdır.

doktorların ruh hali üzerine

nette dolaşan farklı bir maili burda yayınlarsam sanırım benim ve benim gibi doktorların ruh halini en güzel şekilde yansıtabilirim.

Bir doktorla evli doktor olmayan bir eşin serzenişi:

Affınıza sığınarak, bok yemektir. Ben tıp okumadım, iyi ki de okumamışım.
Türkiye’nin baba bir üniversitesinin “eşek bağlasan geçer” denilen bir
bölümünde, çimlere ve boğaza karşı işletme okudum. En zorlu zamanım, altı
günde yedi finale girdiğim son dönem oldu, uykusuz kaldım, sonra bitti
gitti. Bizim endüstriciler, inşaatçılar, makineciler, bilgisayarcılar
vardı. Bilgisayarcılar bir hafta proje kasar uyumazlardı. Endüstriciler
triple, integrallerle kafayı çizerlerken, inşaatçıları ve makinecileri
bitiren dinamikti. Hepsi çalıştı, çabaladı, sabahladı. Sonra onlarınki de
bitti gitti. Ama onun ki bitmedi. Biz mezun olup keplerimizi havaya
fırlattığımızda, o hala kafam kadar İngilizce pediatri kitaplarıyla
boğuşuyordu. Dâhiliye stajlarında, geceleri, yüzüne sıçramış kanı bile
silemeden, hacettepe hastanenin bir köşesinde, kahve ve sigara eşliğinde
kendine gelmeye çalışıyordu. Ortalama iki ayda bir görüşüyorduk. Bazen üç
dört aya çıkıyordu süre. Ben işe başladım, telefonla aradığımda geceleri,
o ya yurdun çalışma salonunda ya da hastanenin kantininde oluyordu. Ya
binlerce sayfa notla uğraşıyor, ya da yoğun bakımdaki hastaların başında
oluyordu. Sonraki iki sene böyle geçti. Ben üniversiteme bayılmazdım, ama
mezuniyet töreninde yine de kepimi fırlattım. O kendi törenine gitmedi,
“altı sene ebemi bellediler” dedi, “sevinecek hiçbir şeyim yok”. Ben mezun
olduğum gün, sözleşmemi imzalamıştım. O mezun olduğunda bir işi yoktu.
Dahası bir diploması da yoktu. Sağlık Bakanlığı diplomasına el koymuştu.
Ya TUS’u kazanacak ya da zorunlu hizmete gidecekti. Benim arkadaşlarım
-yani mühendisler, avukatlar, işletmeciler- üniversitede, hadi bilemedin
üniversiteyi bitirdiklerinde nişanlandılar, işlerini yoluna koyup
yuvalarını kurdular. Bir doktorla birlikteyseniz böyle bir şansınız
yoktur. Çünkü üniversite bittiğinde aslında hiç bir şey bitmez. Söylediği
gibi, “sevinecek bir şeyiniz Yoktur”. Mezun oldu ve aylarca ders çalıştı.
Sonra TUS’a girdi, olmadı. Zorunlu hizmet kurasında Kars’ı çekti, doğunun
Paris’i Kars. Doğuya gitmekle sorunu olan bir insan değildi zaten, gitti.
Doğu nedir bilir misiniz? Ben bilmem, ama o anlattı. Doğu, hiç bir
aletinizin olmadığı hastanelerde tanı koyabilmek için insanüstü çaba sarf
etmektir. Gerekli araçlar olmadan hastanızı iyileştirmeye çalışmaktır.
Doğu, devletin ambulanslara benzin koymadığı ve sevki gerçekleştirmek için
hasta yakınlarından ambulansa benzin almasını beklediğiniz yerdir. Hasta
yakınlarının parası yoksa doktorun üzerine yürümesidir. Doğu, aşı yapmak
için jilet gibi kayalara tırmanmak, dağ köylerine çıkmak, sonra da aşı
yaptığınız çocukların ailelerinden azar yemektir. Doğu, devletin
götürmediği her türlü hizmetin sorumlusu olmaktır. Halkın gözünde devlet
olmaktır, devletin beceremediği her şeyin müsebbibi olmaktır. Döndüğünde
TUS’u kazanmıştı, üniversite hastanesinde uzmanlığa başladı. Evlendik.
Haftada iki gece penceresi olmayan, buz gibi bir laboratuarda nöbet
tutuyordu. Buz gibiydi, çünkü yan depodaki ilaçlar bozulmasın diye
soğutuluyordu bütün bölüm. Yazın sıcağında, o, tepesinden esen rüzgârla
hasta oluyordu. Gecenin bir yarısı gelen kanlara bakıyordu, esrar
aldıklarından şüphelenilen ve yaka paça getirilen askerlerin idrarlarına.
Zırıl zırıl çalan telefonlara koşuyordu, zehirlenenlerle, intihar
edenlere boğuşuyordu. O benim eşim. Haftada iki gece görmediğim, haftada
iki gece nöbet tutan, ve sonra ertesi gün hiç bir şey olmamış gibi işine
devam etmesi beklenen eşim. Nöbet tuttuğu saat başına 1 YTL 66 kuruş
alıyor. Evliliğimizin ilk yılları, onun hayatının en güzel yıllarında
yaşadığı travmayı atlatmasına yardım etmekle geçti, yaraları sarmakla. Biz
300 sayfalık kitaptan korkarken, o mezun olduğunda 15000 sayfa notu çöp
torbalarına doldurup atmıştı. Geri kalan kitaplar şu an üç kütüphaneyi
doldurmuş şekilde evde duruyor. Bu sene uzmanlığını alacak. Devlet
uzmanlık diplomasına el koyacak, çünkü bir daha zorunlu hizmete gitmesi
gerekiyor. Uzman olarak çalışmaya başladığı zaman maaşı düşecek. Ondan
sonra askere gidecek ve orada nöbet tutmaya devam edecek. Sonra gelecek,
35 yaşında, hayatı yarılamış bir insan olarak, geri kalan yıllarını huzur
içinde geçirmesi umulacak. Benim eşim bunu yapmayacak, çünkü uzman olduğu
gün doktorluktan istifa ediyor. Hayatının 11 senesini bu işe adadı ve
istifa ediyor, çünkü artık acı çekmenin anlamsız olduğuna karar verdi.
Böylece, Türkiye bir “kendini tanrı sanan cibilliyetsiz bir doktordan”
kurtulmuş olacak, bayram edebilirsiniz. İstifa ediyor, çünkü
evlendiğimizin haftası eve tüp takmaya gelen usta “sen doktor olmuşsun ama
ben senden daha fazla kazanıyorum, keyfim de tıkırında” dedi ona. İstifa
ediyor, çünkü ondan 150 puan daha düşük alan insanlar hayatlarını yoluna
koydular, evlerini aldılar, çocukları 3-5 yaşına geldi. İstifa ediyor,
çünkü erken ölmesinden korktuğumu biliyor. İstifa ediyor, çünkü 11 senede
şunu anladı: Türkiye’de doktor olmak bok yemek ve o boku bütün
sevdiklerine sürmektir.

Eksisozluk (sui,24.12.2006 23:13 ~ 23:32) Alıntıdır…

doktorlar ve tıp dizileri hakkında güzel bir eleştiri yazısı için buraya tıklayın

biri biter biri başlar

yıllardır sürdürdüğüm mobildunya.com projesinin sonuna geldiğimi farkettim. artık çevreden hiçbir destek olmadığı gibi bu çalışmaya vakit bile bulamıyorum. bu sitenin yaratıcılarından direnç’in geçen hafta verdiği bilgiye göre pc magazine dergisi ocak sayısında mobildunya.com yarım sayfadan fazla tanıtılmış olmasının ve buna rağmen beklenilen – umulan yazar/okuyucu ilgisinin olmayışı buna nedendir diyebilirim. domainleri hala bende gizli olmak kaydıyla bir süreliğine ( belki sonsuza ) mobildunya.com ‘un artık güncellenmeyeceğini duyurmak oldukça üzücü oluyor benim için. seneler önce bu projeyi başlattığımızda teknoloji meraklılarının desteği ile güzel yerlere varacağımızı düşünmüştük ama ilgi giderek azaldı ve sadece benim eklediğim gazete haberlerinden öteye gidemedi. incelemeler deseniz üretici firmalardan hiçbir destek de olmayınca kendi çabalarımızda buraya kadar sürdü. neyse bundan sonra küçük ve kısa süreli kişisel projeler yapıp internete koymayı planlıyorum. nişanlımın web sitesi olan kırmızışapkalıkız ‘ın tasarım ve hostingini toparlamak ve kendi blog sitem sabıküpünü düzeltmek dışında elimdeki ilk proje ankara heykelleri web sitesi. WOW Turkey‘in de desteğiyle ama temelde kendi çektiğim fotolarla ankaradaki heykelleri tanıtmak istiyorum. tahmini bitiş süresi 3 ay. murphy kurallarını işletirsek proje 6 ayda sonuçlanır diyebiliriz. neyse böyle bir şeyler işte. bilesiniz istedim…

yaşam mı zor yoksa ölüm mü ?

açıkcası uzun zamandır buralara yazı yazmak içimden gelmiyor. ev taşıma, nişan, yeni yıl bayram derken burayı unuttum gitti. aslında yeni evde adsl bağlantısının olmaması ve smileadsl denen gereksiz mahlukata başvurmuş olmam da büyük etken ( ki bu konuda güzel bir yazı geliyor ) başlıktan da anlaşılacağı üzere çok depresif bir yazı olacak alttakiler. şimdiden söyleyeyim tadım yok…

şu ana kadar herhangi bir yakın akrabamı kaybetmedim. ailem çok şükür küçük pürüzler ve hastalıklar olsa da sapasağlam ve birbirine kenetli bir biçimde yaşıyor. çocukken ölen uzaktan akrabaları saymazsak bu konuda herhangi bir tecrübemde olmadı. ta ki bu yaza kadar, ailem gibi olduğum işyerimden beraber çalıştığım mesai arkadaşım bir trafik kazasında hayatını kaybetti. araçta ki diğer arkadaşlarımda baya kötü yaralandılar. bu haberi öğrendiğimde kıbrısta bir iş için bulunuyordum ve kötü haberi aldığımda koskoca ada bana dar geldi. dönmeme 2 gün vardı ve erken dönecek uçak bileti bulamadım. o zamandan beri zaman zaman ölen arkadaşımın sesi ve görüntüsü aklıma geliyor. ve bir gün var olmanın ertesi gün ise yok olmanın mantıksızlığını sorguluyorum… tanrı vardır yoktur, hayat nedir falan feşmekan bir çok soru… bir süredir bu düşüncelerden uzak yaşarken 2 gün önce çok yakın bir başka arkadaşımın ölüm haberini aldım. fakültede beraber okuduğum ve senelerce beraber vakit geçirdiğim bu kişi yine aynı gruptan çok yakın bir arkadaşımla evlendi. her zaman çevreme özenerek bahsettiğim bu ikiliyi içlerinden birinin hayata dair olumsuz düşünceleri ve sonrasında yaptıkları ayırdı. sesini, suratını mimiklerini hep hatırladığım bu insan belki de kendine ait farklı bir bakış açısını doğru bulmuş ve hayatına son vermişti. takdir-i ilahi olamayacak kadar kişisel bu bencil davranış takdir-i beşer olarak adlandırılabilir belki. beşer bu sefer şaştı… o öyle istedi ve oldu. şimdi oturup düşününce nasıl yapabilir sorusu sürekli kafamda. böyle birine ( kocasına ) bunu nasıl yapabilir ? kocasının bloğunda onun için “The reason the universes exist, as far as I’m concerned…” demişti… evren hala var ama o yok şimdi…aslında o son noktaya gelinceye kadar kendisi de bunu sormuştur eminim. cevap alabildi mi bilemiyorum. ama o gülümseyen yüzü, neşeli tavırları ile hafızama kazınan bu insan şimdi fiziken yok olma sürecine girdi. küller küllere, tozlar tozlara karışacak ve zaman bizler için aynen akacak… seni özleyeceğim “nü”…